Korona Günlerinde Aşk

Gözlerini dikmiş dosdoğru bana bakıyordu. Kaşlarını çatmış, göz bebekleri göz kapağına yaslanmış, gözlerinin ayası sulanmış bir beyazlıkta…

“Sakın” dedi… “Sakın yapma!”

Oysa ben dirhem sarsılmamışım, o kadar eminim kendimden. Buraya gelirken, çizdiğim bu yolun doğruluğu için kendimle girdiğim, günler belki de aylar süren savaştan tek taraflı galip çıkmışım ve adını koymuşum. Bir daha o yolu yürümeyeceğim. Geçmiş olacak bugünden sonrası, artık dönmeyeceğim.

“Saatlerdir sana ne anlatıyorum, dinlemiyor musun?” dedim aynı kararlı ses tonuyla. “Neden anlamak istemiyorsun?”

Yumruklarını daha da sıktı. Sanki üzerime yürüyecekmiş gibi yarım bir adım attı. O an ilk defa korktuğumu hissettim. Bir anda aklımdan kendimi nasıl savunabileceğim geçti ama savurdum bu saçma düşünceyi.

“Biliyordun” dedim… “Sen de biliyordun bu yola çıktığımızda bunun bir sonu olmadığını.”

“Hayırr!” diye haykırdı birden. Öylesine sıçramıştı ki, göz pınarlarında biriken yaşlar süzülüverdi yanaklarından. Ağlamaktan duyduğu rahatsızlığı bastırmak istercesine ufak bir iç çekip devam etti…

“Yanılıyorsun…” dedi sesi düşmüş bir şekilde ama gözlerimin daha da içine bakarak… “Böyle olacağını, buralara geleceğimizi bilmiyorduk.”

Sonra bıçak gibi bir sessizlik girdi araya. Sanki vazgeçmişti. Bakışları yerde, pes etmiş gibiydi. O an vicdanımın duvarına ufak bir acıma duygusu çarptı, hemen kovaladım. Bir şeyler söyleyecek oldum ama kelimeler tükenmişti. Tüm söyleyeceklerimi söylemiş, evden getirdiğim tüm kurşunlarımı boşaltmıştım. Bu dakikadan sonra söyleyeceğim her şey boş, her şey anlamsız olacaktı. Artık sessizce sahneden çekilmenin zamanıydı. Yavaş yavaş perde kapanacak, ardından bir alkış kopacak ve biz el ele verip alkışlayanları selamlayacaktık. Tek perdelik bu oyun, bir daha oynanmayacaktı.

Aramızdaki yaş farkı, bu oyuna başladığımız o günlerde bu kadar değildi. Ben onun kadar olgun, o benim kadar gençti sanki. Ben onunla dinlenirken, o benimle koşturuyordu. Tahmin ettiğimizden çok daha fazlasını bulduk birbirimizin eksiklerinden.

Ben ona hayal kurmayı hatırlattım yeniden, o bana sevişmeyi öğretti. Uçsuz bucaksız…

Sonra “Zaman” girdi aramıza. Hani o şarkıda dediği gibi “Zamanın eli değdi bize…” Aramızda ki yaş farkı, kilometrelere dönüştü. Artık gözlerimizden çok yere bakar olmuştuk. Hep bir sorun vardı ve bir suçlu. Çünkü zaman ikimiz içinde aynı akmıyordu!

Artık bittiğini söylemeye kimsenin dili varmıyordu. Genç ve sözüm ona güçlü olan ben olduğum için, bu sorumluluğu ben aldım. Yaşlı olarak kabullenmek ve ağırbaşlılık ona düşüyordu. Ama görünen o ki, oyunbozan olmayı tercih ediyor. Şu son sahnede çocuk olan o oldu ve benden avutmamı bekliyor. Öfkeyle acıma duygusunun tam kesiştiği yerdeyim. Artık yeter…

“Söyleyeceklerin bittiyse gidiyorum, kendine iyi bak” dedim çok kararlı bir ses tonuyla. Arkasına da hemen ekledim, biraz daha kırık dökük “yakışmıyor sana böyle davranmak…”

Arkamı dönmüş, bir şey söylemeden oradan uzaklaşmayı umuyordum ki “son bir şey söyleyeceğim o halde” dedi. Durdum ama dönmedim gözlerini ve çaresizliğini görmemek için. Oysa o, bugün bile hiç unutamadığım bir ses tonuyla “bir virüs gibisin içimde, yaşımın ve gücümün alt edemeyeceği bir virüs…”

Devam ettim yürümeye arkama bakmadan. Bu onu son gördüğüm gündü. Daha doğrusu son gördüğüm gün olduğunu umduğum gün…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: