Yazın kıyısında…

Bir yerde okudum geçenlerde, tam hatırlamıyorum ama aklımda kalan haliyle "Depresyondaysan, geçmişte yaşıyorsun. Endişeliysen, gelecekte yaşıyorsun. Mutluysan, anı yaşıyorsun." diyordu. Sahi, ne kadar zaman oldu anı yaşamayalı? Maskesiz mesela... Sevgiliyle ya da... Zamana tutsak olduk. Kum saati doldu, çeviren yok. "Görüşmeyeli ne kadar oldu?" diye başlayan cümleler, basit bir hesapla 3-5 yıldan öncesinde toplanmıyor artık.... Continue Reading →

Romanın Orhan Veli’si…

Kendi adıma çok geç keşfettiğimi söylemeliyim. Ya da öyle hissettim ilk romanını okuduğumda, bilemiyorum. Öylesine sıra dışı, öylesine benzersizdi ki... Bir romandı okuduğum, öyle yazıyordu kapağının ardındaki sayfada. Ama roman dediği, şiirlerle dolu bir derleme, sanki bir antolojiydi yazarları saklı... “İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı” dediği satırda bir alıntı, bir şair olmalıydı. Zira... Continue Reading →

Enkaz

Huzursuzluk ve umutsuzlukla çepeçevre sarıldığımız şu son günlerde, biz bulutların dağılmasını umarken yıldırım düşmesiyle sarsıldık. Yıldırımın düştüğü yerde yanıp kavrulanlar aramızdan ayrılırken, bizler güneşi uzun süre daha göremeyeceğimizi anlayıp şimdi saçma sapan bir yağmurun altında sırılsıklam ağlıyoruz... Isınır mıyız artık diye beklerken, büsbütün ayazda kaldık! Bir süredir üşümeyelim diye üstümüze aldığımız battaniyelerle de enkaz altından... Continue Reading →

Maskeli…

“Bak, herkesin yüzünde bir maske var, görüyor musun?” dediğinde tam anlamadım ne dediğini. Açıkçası dinlemiyordum da. Ben sadece söyleceklerimi toparlamanın derdindeydim. Nasıl başlayacaktım? Nasıl anlatacaktım? “Sana diyorum” dedi, dinlemediğimi fark etmiş bir ses tonuyla. O zaman yüzüne baktım, gözlerine... Buraya geldiğimizden beri ilk kez bu kadar ciddi gördüm onu. Ya da yeni fark ediyordum, bilmiyorum.... Continue Reading →

Dört yapraklı…

Sanırım 14-15 yaşlarındaydım. O zaman oturduğumuz sitede, okulların yaz tatilinde olduğunu hatırladığım bir zamanda, top peşinde koşturmaktan terleyip bir blok duvarına sırtımı dayayarak gölge serinliğine çöktüğümde, önümdeki çimenlikte bir sürü yonca vardı. (O zamanlarda böyle soluklanmak için bir kenara çöktüğümüzde, elimizde bugünkü gibi cep telefonları yoktu.) Tabi yoncalar bildiğiniz gibi üç yapraklıdır genelde. Dört yapraklı... Continue Reading →

Korona Günlerinde Aşk

Gözlerini dikmiş dosdoğru bana bakıyordu. Kaşlarını çatmış, göz bebekleri göz kapağına yaslanmış, gözlerinin ayası sulanmış bir beyazlıkta... "Sakın" dedi... "Sakın yapma!" Oysa ben dirhem sarsılmamışım, o kadar eminim kendimden. Buraya gelirken, çizdiğim bu yolun doğruluğu için kendimle girdiğim, günler belki de aylar süren savaştan tek taraflı galip çıkmışım ve adını koymuşum. Bir daha o yolu... Continue Reading →

Bir Gün Tek Başına…

"-Hiç kuşkum olmayan bir şey söyleyeceğim, sana, dedi. Seni seviyorum. Öylece kalıvermişlerdi. Nasıl söylenmişti bu söz? Sorumluluğun ağırlığı ikisinin de omuzlarındaydı şu anda. İkisi de bunun bilincindeydiler. - Beni anla, Günsel. Sevmenin ne olduğunu bilerek seviyorum seni." Diyor bir sayfasında Vedat Türkali, efsane romanında. "Sevmenin ne demek olduğunu bilerek seviyorum..." Yıllar yıllar sonra, yıllar öncesinde... Continue Reading →

Herkes uyuduğunda…

Herkes uyuduğunda, tek başınasın. Seni arayabilecek kimsenin olmamasında daha çok, bu saatte arayabileceğin kimsenin olmaması fark ettirir artık yapayalnız olduğunu... Madem kimse yok, madem tek başımayım, meydan benim. Gelişine yazayım yalnızlığımı. Ne de olsa yalnızım, kime ne... O ilkokulda aşık olduğum güzel kız. Güzel miydin o kadar, hatırlamıyorum. Hatırladığım, o çocuk halimle okula gitmek için... Continue Reading →

Unutulan

Yaşadığın anda farkına vardığın çok az güzellik vardır bana sorarsan. Çoğu, zaman geçtikçe değerlenir. Çünkü zaman geri döndürülemez ve güzel olan bir çok "An"ın değeri ancak "Anı" olduğunda fark edilir. "Ne kadar güzel" cümlesinden çok "Ne kadar güzeldi" ya da "ne kadar güzelmiş" der insan. Bazen gülümseyerek, bazense hüzünlenerek. Anılarda farklıdır. Bazı anılar zaman geçtikçe... Continue Reading →

Bile bile…

Keşke ile başlayan cümlelerin çoğunun içinde bir "bilseydim" geçer. Başında ya da sonunda, farketmez. "Bilseydim böyle olacağını..." Pişmanlığı dillendirirken güç katan iki ayrılmaz kelimedir "keşke" ve "bilseydim" Oysa bilebilmek, sanıldığı kadar güçlü bir etken değildir pişman olunan şeyi engellemeye. Bilmek yetmez çoğu zaman değiştirmeye. Bizi bekleyeni bile bile gideriz üstüne çoğu kez. Sonucunu bile bile... Continue Reading →

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑